“A map for Saturday” Amerikalı Brook Silva-Braga’nın sırt çantasını alıp çıktığı 341 günlük dünya gezisini anlatıyor. Bu hafta sonu NG Channel da izledim. Gerçekten ilham verici bir belgesel olmuş. Yanında sadece bir sırt çantasıyla bir yıl boyunca 26 ülkeyi gezen ve kendi gibi bir yıllık yolculuğa çıkmış diğer insanlarla konuşan Brook bol ödüllü bir belgesel hazırlamış bu yolcuğundan. İngiltere, Avustralya, Kanada, İrlanda hatta Nepal gibi bir çok ülkeden “bir yıllık” gezginle arkadaşlık kurmuş ve sohbetlerini belgesel için kaydetmiş.
Hemen hepsi için eve dönmek, yaz tatilinin sonunda okula dönmek gibi. Hatta bir tanesi eve dönüşün sadece ilk gününün iyi olduğunu söylüyor. Ve çantasını alıp tekrardan yollara düşmenin sigara gibi bağımlılık yaptığını.
Bu tatil Brook’a toplam 20.000 $ a patlamış. Haftası 400 $ dan 50 haftalık tatil yapan, 26 ülke gezip sayısız insanla tanışan biri eve geri döndüğünde “ee neler yaptın?” diyen arkadaşına nasıl bir cevap verebilir ki? Diğerlerini bilmiyorum ama Brook’un belgeseli harika olmuş. Keşke yeterli param ve cesaretim olsa demeden edemedim. Mutlaka izleyin.
Övünülecek bir şey olmadığını biliyorum ama bilgisayar oynamayı çok seviyorum. Kendi kendine rejim yapmaya söz vermiş bir kadının, koca çikolatayı miğdeye indirdikten sonra duyduğu pişmanlığın aynısını, oyunun başından kalkıp saate baktığımda hissediyorum ben de.
Prince of Persia ile 1992 yılında tanıştım. SOT çıktığında yeni evliydim. Günde 5 saat kadar oynayarak 5 günde bitirdim. Zamanı geldiğinde de WW ve TTT bitti. Benim için PoP ve Guitar Hero bilgisayar oyunlarında zirve gibi (WoW a hiç bulaşmıyorum, kendimi biliyorum..)
Neyse… sonuçta oyun başından kalktığın anda duyduğum pişmanlığı oyuna oturmadan önce hatırlayarak jübilemi yaptım. Yeni tatlar aramıyorum.
Film ertelene ertelene 2010 a kaldı. Kadro imdb de yayınlandı. Tamina kimdir ve Farah nerdedir bilmiyorum, canım sıkılıyor ancak yine de sabırsılanıyorum. Geldiği hafta sinemadayım. Eski günlerin anısına:)
Şu filmin afişine bir bakın. Ne tür bir film sizce?
Akşam 9 da işten fiziksel ve ruhsal olarak tükenmiş şekilde çıktım. Fazlasıyla sıradan bir gündü yani. Çok yorgun ve mutsuz olduğum akşamlarda, bankaya yakın bir dükkana girip, beni olabildiğince mutlu edebileceğine inandığım bir film alıp öyle gidiyorum eve. Genelde komedi veya romantik komedi seçiyorum. İşe girmeden önce, tercihlerimin bu yönde değişebileceği hiç aklıma gelmemişti. (Bazen “gün”, beni nefes alıp veren bir “ağrı”ya dönüştürüyor. O zaman bir şişe şarap alıp, televizyondaki en gerzekçe şeyin başına geçip, gözlerimden yaşlar akana kadar gülüyorum.)
Bu film hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Sadece dvd kapağına bakarak aldım. Fazlasıyla reklamı yapılan filmlerin istemeden öğrendiğim konuları dışında, filmin konusu hakkında hiç birşey bilmeden izlemeye bayılıyorum. Maç Sayısı’nın da kapağına baktım: sevdiğim oyuncular, romantizm, romantizm varsa bir parça da komedi vardır, maç sayısı da diyor, gevşek bir Amerikan romantik komedisi.. dedim ve aldım. Yönetmenine bile dikkat etmedim.
Woody Allen’mış yönetmeni ve yazarı. Ve tabii ki kapak beni -iyi ki- tamamen yanıltmış. Filmin başında Jonathan Rhys Meyers’ın Anna Karenina’yı değil de Suç ve Ceza’yı okuması tesadüf değilmiş. Film için hazırlanan başka kapaklar ve afişler de varmış. Ama filmden alınmış bu sahne, kapağa tekrar tekrar baktırırmış.
Şu yandaki afişi sinema salonlarında gördüğüm anda, kesinlikle gitmeye tenezzül etmeyeceğim bir film olduğunu anlamıştım. The Saw/Testere‘yi beğendiğimi itiraf ediyorum. Zaman zaman izlerken rahatsız olsam da sürükleyici kurgusu, gösterilen şiddete odaklanmamı engellemişti. Bu afiş ise daha ilk görüşte sinirlerimi bozmaya yetti. Sanırım o aleti tutan başka bir el olduğunun anlaşılması, o elin sahibinin kafasından geçenleri hiç bir zaman anlamak istemeyeceğimi farketmeme sebep oldu.
Ancak n’oldu bilin? Bu yaz tatil planımızı hazırlayan sevgili aşkım, bir gün elinde filmin dvd si ile çıkıp geldi. Aslında kendisi Nip/Tuck’ı veya herhangi bir CSI dizisini izlemekten acizdir. Ben o otopsi ve ameliyatları büyük bir merakla izlerken “nasıl bakıyosun şuna yaa!!” diyerek kanal değiştirme girişimlerinde bulunur. Şimdiye kadar gerçeleştirdiği en büyük işkence de bu yaz tatilimizdi işte. (dahası…)
“Six Feet Under” Cnbc-e nin bana göre en prejtijli saatlerinden birinin dizisiydi (en izlenesi diziler pazar gecesi 21:00-00:00 arası yayınlanıyor). Cenaze evi işleten Fisher ailesinin yaşamları üzerinden ölümün ve yaşamın sorgulandığı dizi, olaylara bakış ve baktırış açısıyla son derece keyifliydi. Bu hafta final bölümü yayınlanacak. Dedim ya ayrılık olmasaydı… Şimdi beni de ayrılık hüznü sardı:)))
Çocukluğumdan beri, güzel bir kitabın içinde kaybolduğumda ve o kitap eninde sonunda bittiğinde, yaz tatilindeki o güzel günler ve orada bir arada olmaktan hoşlandığım insanlarla yaşadığım keyifli zamanlar bitmiş gibi, içime bir ayrılık sıkıntısı düşer. Aslında bunun da bir ölümden farkı yok. Çünkü okunup biten bir kitabın geleceği yoktur artık. En fazla kitabı alır bir daha okursunuz. Ancak ilk okuduğunuz duygularla değil. Daha çok kaybolup giden bir arkadaşınızla yaşadığınız anıları hatırlar gibi. Biraz o günleri yaşamaktan mutlu, biraz da “bir daha ve başka bir şekilde yaşanamayacak” bilinciyle hüzünlü. (dahası…)