Girdiler ‘Düşündüm’ olarak kategorize edilmiştir
Haziran 26, 2009 · Yorumlar Kapalı

Sabahın 7 sinde ilk tepkim “nasıl ya? ölebiliyor muydu?” oldu.
Gün içinde biri “bana ne ya.. bana ne faydası oldu ki eksikliğini hissedeyim?” dedi. “Bana olmuştu” dedim sadece. İçim buruldu.
Barış Manço öldüğünde de garip şeyler hissetmiştim. Hemen hemen aynı şeyleri hissettim. Ölmediklerini. Sabah selam vermeye alıştığım bir adam değil ki eksikliğini hissedeyim. Dirty Dianna yı ilk dinlediğim gün kadar canlı benim için. Hala başka hiç kimsede göremediğim bir tutku ile hem şarkı söylüyor hem dansediyor.
Kategoriler: Dinledim · Düşündüm
Etiketlendi: Michael Jackson
Mayıs 31, 2009 · Yorumlar Kapalı
Cinayetler yüzyıllardır var. İnsanın varoluşundan beri. Kıyımlar. Sapkınlıklar. Beni şaşırtan, aklımı kurcalayan cinayetin kendisi değil. Nasıl kıydılar Münevver’e demiycem. Birileri birilerine sebepli sebepsiz sürekli kıyıyor işte. Yasal veya yasak yoldan. Ama babasıyla erkek kardeşini ilk gördüğümden beri Münevver benim içime işliyor sürekli. Adını televizyonda her duyduğumda sarsılıyorum.
İstanbul’un orta yerinde, sağdan soldan bir sürü insan yardım çığlıklarını duya duya kestiler kızı. Katil zanlısı uzun bir süre elini kolunu sallayarak gezdi. Münevver’in ailesini düşünüyorum. Bütün deliller, cinayetle ilgili saptamalar, otopsi raporları ve tanık ifadeleri o vahşet anının kafalarında daha gerçekçi canlanmasına neden oluyor.
Bugün babasını gördüm yine televizyonda. Telefonla bağlanan Münevver yaşlarında bir kız, Bahçelievler’de yaşıyor sanırım, o gece çığlıkları duymuş. Hatta o çevrede yaşayan herkesin Münevver’in “yardım edin bana” diye feryat ettiğini duyduğunu söyledi. Kamera o sırada Münevver’in babasını gösteriyordu. Başını sallıyordu bilinçsizce. Onun bakışı, yüz ifadesi ve benim o yüzde gördüğüm düşünceler oturuyor işte içime.
“ve kimse hiç bir şey yapmadı… ve hiç kimse bir şey yapmadı… bebeğim boğazını yırtarcasına bağırdı, son gücüyle çırpındı, korktu, canı yandı… duydular… ben orda değildim… duyamadım… yetişemedim… yardım edemedim… ve duyanlar hiç bir şey yapmadı…”
O baba hala ayakta durabiliyorsa, o katil yakalanmadığı içindir.
Kategoriler: Düşündüm
Etiketlendi: bahçelievler cinayeti, cem gariboğlu, cinayet, münevver karabulut
Mayıs 31, 2009 · Yorumlar Kapalı

Paris Hilton'la ilgili izlenesi tek şey South Park 8. sezonda yayınlanan "Stupid Spoiled Whore Video Playset" adlı bölüm.
Bir toplum, grup için kültürlerinin olmazsa olmaz parçası kahramanlarının ne kadar önemli olduğunu düşündünüz mü hiç? TDK sözlüğünde “kahraman” kelimesinin anlamına bakın.
kahraman 1. Savaşta veya tehlikeli bir durumda yararlık gösteren (kimse), alp, yiğit.
2. is. Bir olayda önemli yeri olan kimse.
3. is. ed. Roman, hikâye, tiyatro vb. edebiyat türlerinde en önemli kişi.
Bir de magazin tabii
magazin Fr. magazine is. 1. Halkın çoğunluğunu ilgilendirecek, çeşitli konulardan söz eden, bol resimli yayın.
Bir toplumun kahramanları kendi hakkında çok şey anlatır. 2. ve biraz da 3. tanımdaki kahramanlardan bahsediyorum. Magazine konu olabilecek türden. Kimleri izliyor bu halk? Kimleri takip ediyor? En çok izlenen dizileri bir düşünün. Kimleri izliyor, merak ediyor ve hatta taklit ediyoruz?
Bütün o dizi karakterlerini Recep İvediği magazin programlarında sanki söyleyebileceği bir sözü olabilirmiş gibi mikrofon uzatmaya layık görülen bazılarını geçiyorum ve affediyorum ama… Paris Hilton kimdir ya? Neden her gün bir gazetede fotoğrafı çıkar? Bu kadın kimi neden ilgilendirir ki? Bu kadını adam yerine koyanlar kimdir? Hergün resmini gazetelere koyup, programlara çağırıp bilmeyene de tanıtmanın ne alemi vardır? Kime ne faydası dokunmuş hangi işi başarmıştır?
Kimlere bakıyoruz biz?
Dikkatimiz nerelerde? Aklımız nerde?
Kategoriler: Düşündüm
Etiketlendi: kahraman, magazin, Paris Hilton, popüler kültür, south park, tv
Mayıs 27, 2009 · Yorumlar Kapalı
Hayat bir…
Hayat bir nedir?
Okuyucu kimsin sen?
Ne söylememi bekliyorsun “hayat bir…” dedikten sonra?

Ya da sen kendince nasıl tamamlıyorsun cümleyi?
“Hayat bir oyun” diyebilir miyim sence?
ayna? bahçe? sahne? yolculuk? savaş alanı? yap boz? karnaval? şenlik alanı? çöplük?
Sen bir..
oyuncu? yolcu? savaşçı? seyirci? horoz?
Kimsen sen, “hayat bir…” cümlesini öyle tamamlarsın işte. Söz de senindir hayat da. Ardına baktığında çöp de görürsün karnaval da, yol da, durak da… Kimse de gördüğünü mal edemez başkalarına.
“Hayat”ı güzel gösterecek deneyimlerden bir “yaşam” diliyorum hepimize.
Kategoriler: Düşündüm
Mayıs 9, 2009 · Yorumlar Kapalı
“Büyümenin Türkçe Tarihi” ni okuyorum. Murathan Mungan, okurunu büyüttüğüne inandığı öyküleri seçmiş. Birçok ünlü yazar da bu öykülere önsöz yazmış. Aslında “sonsöz” yazsalarmış diye düşündüm. Çünkü kitabın ilk öyküsü Refik Halit Karay’ın “Eskici” yi okumadan önce, Füsun Akatlı’nın yazdığı önsözü okumak, her ne kadar harika bir önsöz olsa da, hikâyenin kısa bir özeti gibi olduğundan ve zaten öykünün aslı beş sayfadan oluştuğundan, ilk defa okunan bir hikâyeden almaktan çok hoşlandığım keyfi bir hayli budadı. Daha da ileri gidemedim zaten. İstemediğimden değil tabii ki. Bu aralar daha çok öykü türünde okumamla aynı sebepten: zamanım yok.
“Eskici” küçücük ama çok güzel bir hikaye. Ben de burada bir önsöz yazmak niyetinde değilim tabii ki. Öykü okumaktan hoşlanan, daha önce okumayıp merak edenler kendileri okur ve zaten kendileri anlayabilirler neden güzel bir hikaye olduğunu. Neyse… Benim bahsetmek istediğim hissettirdikleri. Büyütüyor ya bu hikayeler, tabii ki güldürecek değil. Büyümenin kendisi tek bir duyguyla ilişkili olacak olsa verilecek cevabın çok farklılaşmayacağını düşünüyorum: Acı. Ben de hissettim o acıyı “Eskici”yi okurken. Ağlamamak için boğazımı kasarken, bir iki kısa, keskin soluk alıp verdim. Sonra fark ettim ki eskisi gibi teslim etmiyorum kendimi. Ağlamadım. Benim için bir başarı bu. Geç büyüyen bir insanım ben. İster iyi olarak algılayın, ister kötü. 29 yaşımdayım ve hayatımın her döneminde böyle oldu bu. Yaşıtlarıma baktığımda, birçok durumda, durumla beraber gelen duyguyu, onlardan daha keskin, daha yoğun, daha heyecanlı yaşıyorum. Yaşıyordum. Şimdilerde bilinçli bir çaba gösteriyorum ve onu susturuyorum. “Sus! “ diyorum. “Sakin ol, bu her ne ise seninle ilgili değil. Bu acı senin değil”. Başka bir durumda “o kadar sevinme” diyorum, “güzel bir an ise sen kendi başına sessizce çıkar bunun tadını. Sevincini başkalarıyla paylamak zorunda değilsin. Kendine sakla. Paylaştıkça büyüdüğü yalan. Hepsini sen al”. Bunu içindeki çocuğu susturmak, büyütmek, öldürmek gibi algılayanlar olabilir. Hayır. Koruyorum ben onu. Biraz dışarıdakilere kendini belli etmesine izin verin bakalım, nasıl incitirler, kullanırlar. Çocuk ya, zayıf ya… nasıl üstüne üstüne gelirler.
Artık gereken terbiyeyi aldı o. Sevincini bir benimle paylaşıyor. Acıya gelince; acı yok. Çünkü o benim için bütün acılardan korunması gereken bir bebek. Acı büyütür. O büyümeyecek. Ben dışarıda koştururken o hep içimde öyle çocuk kalacak. Kulağıma hayallerini fısıldayacak. Kendimi kötü hissettiğim zamanlarda ben onun çocukça bencilliğine sığınıcam. Hani ne olursa olsun, iki dakika sonra geçmişi geleceği unutup oyuna dalar ve onun da sonuna kadar tadını çıkarır ya çocuklar. Ne acısı? Acı yok. Aslında çocuk mocuk da yok. Klişe işte. Yaşama sevinci, her şeye rağmen devam edebilme gücü, hayallerinin peşinden koşabilme cesareti, en çok da etrafta olanları göz ardı edip kendi kendine oyununu oynayabilme yeteneği.
Kategoriler: Düşündüm · Okudum