Simgesel

Sylvia

Haziran 19, 2007 · 1 Yorum

Sylvia Plath ve Ted Hughes’un hikayesini ilk olarak, Plath’in şiirlerinde “ölüm” ü inceleyen bir makaleden öğrenmiştim. (Makaleyi bilgisayarımda biryerlerde kaybettim, üstelik linkini de bulamadım. Bulursam, paylaşmayı çok istiyorum.) İki büyük şairin yaşadığı trajik aşk ve yaşam öyküleri 2003 yılında “Sylvia” isimli bir filme konu olmuştu. Ben o filmi ilk kez bu pazar tv8′de izledim.

 

Kişileri ve hikayeyi bilmeyenler için kısaca bahsetmek istiyorum: Sylvia Plath 1932 yılında Amerika’da (anne Amerikalı, baba Alman) doğmuştur. 8. doğunünden bir hafta 10 gün sonra babasını kaybeder (Filmde, Hughes’a, 9 yaşına kadar hep mutlu bir kız olduğunu söyler). İlk kendini öldürme teşebbüsü kollej yıllarında gerçekleşir ve bu olaydan sonra bir süre akıl hastanesinde tedavi görür. Fulbright bursuyla gittiği Cambridge Üniversitesi’nde şiirlerini okul gazetesinde yayınlar ve bu sırada yıldızı parlamaya başlayan genç yazar Ted Hughes’la tanışır. 1956 yılınında evlenen çift önce Amerika’ya taşınırlar ancak Sylvia’nın hamile kalmasının ardından İngiltere’ye geri dönerler. İkinci çocuklarının ardından evliliklerinde sorunlar başlar. Hughes’ın Assia Wevill ile yaşadığı ilişki ayrılmalarına ve Plath’ın boşanma davası açmasına sebep olur. Sylvia ayrılığın ardından üretken bir döneme girer. Bir çok şiiri ve otobiyografik yazısı “The Bell Jar” yayınlanır. Ancak büyük bir depresyon içindedir. 11 Şubat 1963′te, uyuyan çocuklarının başına süt ve ekmek bıraktıktan ve bulundukları odanın kapısının altını ıslak havlularla kapattıktan sonra başını gazı açık fırının içine sokarak yaşamına son verir.

 

Bu olaydan sonra Plath’in ölümünden sorumlu tutulduğu için Plath’in sevenlerinden ve edebiyat çevresinden tepki alan Hughes, Sylvia’yı uğruna terkettiği Assia Wevill’i de aldatır ve ayrılmalarından kısa süre sonra 1969′da Assia Wevill de Hughes’ın babası olduğu kızıyla birlikte intihar eder. Sylvia’nın ölümünden sonra 35 yıl sessiz kalan Hughes, 35 yıl sonra ona ithafen “Birthday Letters” ı yayınlar ve aynı yıl içinde, 1998′de, kolon kanserinden yaşamını kaybeder.

 

 

Huges çoğunluk tarafından hala lanetlenir. Assia’nın da Sylvia ile aynı akıbete uğraması, Sylvia’nın baştan beri ölüm takıntılı kişiliğini, depresyonunu işaret ederek, Hughes’ın masumiyetini ortaya koymaya çalışanların tezlerini çürütür niteliktedir.

 

Filmde Plath’i Gwyneth Paltrow, Hughes’ı Daniel Craig canlandırıyor. Paltrow’u ilk defa bu kadar güzel ve sıcak buldum (sevimsiz ve soğuk gelmiştir hep). Sanki Plath’in depresif ve kıskanç ruh hali daha ön plana çıkmış gibi. Hughes’in şiirleriyle ödüller alması, ancak Plath’in evlendikten kısa bir süre sonra üretmekte zorluk çekmesi, çocuklar, Huges’ın etrafını saran kadınlar… Kadınlık rolleri ve sanatçılığı arasında sıkışmış, hem üretmek isteyen hem de kocasının ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaktan kendi içine konsantre olamayan bir kadın var karşımızda. Hem özgür olmak hem kocasına bağımlı olmak isteyen, bunları kafasında kesin çizgilerle ayırdığı için içindeki kişilikleri barıştıramayan, birini seçemeyen ve sonuçta mutsuzluğa sürünen bir kadın.
Ben gerçekleşen bu trajik olaylardan kimin sorumlu olduğuna karar veremedim. Aslında öyle bir niyetim olduğunu da söyleyemem. Sylvia kendiyle daha barışık ve ne istediğini bilen bir kadın olabilir miydi? Ted, karısının içinde olduğu durumun zorluklarına anlayışla yaklaşıp ona yardımcı olabilir miydi? Bu adam birlikte olduğu kadınları intihara sürükleyebilecek ne gibi bir özelliğe sahipti? Hatta Assia Wevil, Hughes’a verebileceği en büyük cezayı verebilmek için Plath’i taklit etmiş olabilir mi? Bunları haklarında yazılmış yazıları okuyarak veya filmleri izleyerek bilebilmemiz mümkün mü? Mümkün olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca düşündüğüm bir şeyi, Sylvia Plath hakkında Uçan Süpürge‘de yazılmış bir yazıda da gördüm; olduğu gibi alıntılıyorum:

 

Filmin yapımcısı Alison Owen, Plath üzerine şunları söylüyor: “Sylvia, şiiriyle ilgili, ölümünden sonraya kadar tanınmadı. Bu da, Ted ve Sylvia’nın hikayesi ile ilgili ironi. Hayattan iki şey istedi; biri şiirleri ile tanınmak, diğeri ise sevdiği adamın aşkıydı. Ve birini kazanmak için diğerini kaybetmesi gerekti; bu da onun büyük trajedisidir.”

 

 

Kategoriler: Sinema · Yaşam

1 response so far ↓

Yorum Yapın